![]() |
Kaftanımda kanım kaldı... |
|
| Alev Baymur Ozcan | aozcan001@dc.rr.com | |
Hülya'nın -o
yıllarda çok zengin sayılabilecek- ablasının evinde kalmıştık.İki kızı vardı
ablasının.Sevginin,ilginin ve gücün ortasında büyüyen,masum ve çok şanslı
çocuklardı onlar. Yatılı okula
döndüğümde gelecek hayallerime daldığımda,onları da merakla düşünmüştüm. Yıllar geçti ve
evliliğimin onuncu yılını kızım ve kocamla kutlarken, sürpriz misafirlerimiz
oldu yıllar öncesinde bıraktığım o iki küçük kız…… Bir çırpıda
anlattırmaya çalıştım her birinin koca hayatlarını.İstanbul'dan İsviçre'ye,
oradan Arap Yarımadası'na uzanan bir yolculuktu.Karşıma öyle bir hikaye çıktı ki
ibret alınacak, onu kendi sözü ve özü ile aktarmak farz oldu. Söz,
ipeklerde büyütülmüş bir duygu selinde... Hele, yürürken ipeğin taftaya karışan
sesiyle o kaftanlar yok mu? Ah o kaftanlar…Ah kaftanım.. Kanım… Bir genç kız rüyasıydı benimkisi.O el
boyaması kaftanı üzerime giyip, saçım örgülü ve soldan omuzlarıma düşmüş,
kulağımda yemyeşil yakutlar sallanırken, o an kendime şaşardım. Tıpkı, bu gezileri yapıp da, o giyim kuşama
imrenerek bakan ve ‘acaba?’ diyen bir çoğumuz gibi. Kaftanımda kanımı
görene kadar sürdü kabusum. Kaftan sevdasına, evlendim bir Arap ülkesinde.
Kaftan sevdasına, iki yağlıboya tavan
süslemesine, birkaç taş pırıltısına kandım. Sandım ki, altın varaklı yastıklarla
bezeli divanlarda, çay içip uzanarak mutlu olunur. Kim sanmazdı ki? O ihtişamın içinde, kadın olduğumu
unutmuşum! Kadını köle , köleyi kadın yapan bu zihniyet, kendini öyle güzel
dekore etmişti ki, onun bir parçası oldum. Bir kristal vazo veya el dokuması
ipek bir halı gibi.Güzel ve dilsiz... Türkiye Cumhuriyeti’nin kız çocuğu, Atatürk
İlke ve İnkılapları’nın koruyucusu ben, hiç yapmamam geren bir şeyi yaptım.‘Ya
Atatürk olmasaydı?’ yı kendi kendime yaşattım. Ne aptalmışım! "Ulu insanlar" diye baş üstü ettiğim
kişilerin, yetim çocukların hakkını yedikten sonra yedi rekatla ben bu günahı
sildiririm matematiği yapıp secde edişleri...İçimdeki Allah inancını bile
şüpheye düşürecek hainlikleri...Bir bardak şampanya içtim diye, 'Sen dinden
çıktın, 40 gün içinde ölürsen cehennemliksin bilesin!' derken ki
gözlerindeki vahşet ama en çok da zavallılıkları beni uyandırdı! Korkar oldum
kapısının sedefinden de, duvarının çiçeğinden de, çayından da… Oysa ne güzeldi benim hayallerim.Ne yüce
bir aşk ile bağlanmıştım! Nasıl da el üstünde tuttum, soyundan gelen asilliğine
nasıl da imrendim! Nasıl da unuttum Ata’mın ‘…damarlarındaki asil kan’la
biten sözlerini!…Kanımın, canımın, sevgimin değerini… Baskıdan oruç tutamadığım da, elimde sönen
sigaranın acısını nasıl da kendime biçtim. Nasıl da teslim oldum, 'biz uluyuz'
derken ki bakışlarına…Nasıl da yuttum yastık altı pazarlıkları… Zehra’nın kadınlarını yaşatmaya yakın
acımasız bir baskı, dini kullanarak üstümde kurulmuş haksız hakimiyet ve
görmemek için kendime söylediğim yalanlarla bile kapanamayacak yobazlıkları…Benim
küçük saraylarımın içi böyleydi…Hayallerim ise bambaşka. Mutlu olduğum anlar da vardı.Unuttuğum,
uyuştuğum anlardı onlar. Evlerin bu ihtişamı, ait olduğum bu iç dekorasyon bazı
anlarda çok faydalı oluyordu. Özellikle su sesi, tütsü kokusu, nane çayı,
bu gibi anlar için bire bir. Nargileyi denemedim ama başka ülkelerde
gördüm.Çok yaygın kadınlar arasında. Biz zencefil ile yetiniyorduk ve bazen de
bedevilerin borazanları ile… Kadınlar; bu erkeklerin anaları kadınlar...Sözsüz,
ama bakışlarla attığımız ortak çığlıklar vardı. İpeklerin hışırtısına karışan,
incilerin üstüne sinen, kaftanıma damlayan çığlıklar. 'Hep böylemidir ki?' deyişinizi
duyar gibi oluyorum.Bunun cevabını bende bilmiyorum.Öğrenmek içinde, harcayacak
bir damla bile gözyaşım kalmadı. Vazgeçtim kaftan sevdasından. İnşallah siz, güzel kreasyonların kaftansı
uyarlamalarını -ille de- giyecek olursanız; şöyle boğaza nazır güzel bir
balıkçıda, şarabınızla, çoluğunuz çocuğunuzla, alnı, gözü, başı, kalbi açık
giyersiniz ve Allah sizi taftaların içine düşürmez. Sessiz yardım çığlıklarını, düğüne-şenliğe
davet sanmayın. Kaftan bizim, süs bizim. Yaban ellerde gördüğünüze kanmayın.
Çeyizimde telli duvaklı inançlarım, kaftanımda göğsüme saplanan bıçaktan akan
kanım kaldı. O kan hepimizin.’ ***** Damarlarımızdaki asil kan ile şekillenen
Türk bayrağı, kan gölüne ay yıldızın yansıması değilmiydi? Bu Türk kızı,devrik bir saltanatın ezilmiş,
horlanmış, ışığı söndürülmüş taçsız bir şerifesi olmuştu…. Duygu selim gözlerini devirerek bana baktı
ve dedi ki; "Türkiye’ye döndüğümde rengarenk
eşarpların yayıldığını, bulicine cıllabanın aksesuar yapıldığını gördüğümde
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.Bu rüyanın gerçek yüzünü gördüm ama onlar
bilmezler ki, taç ta takılsa başlarına, köleler sırtlarında tahtta da taşısa,
bedelini ruhları ile ödeyecekler."
Eskiye döndüm bir an! 14 yaşlarında en iyi
arkadaşımın 'İstanbul'a gidelim' teklifini duyduğumda,yatılı sanat
okulunda kalıyordum.O gün, bu yıllara kadar sürecek dostluğun tren yolculuğuna
çıktığımdan habersiz, İstanbul'a doğduğum şehre bir yolculuk yaptım.
'Ne güzeldir, eskiye bir anda dönebilmek! Dünyanın hakimi olduğumuz o günleri,
bugün de bir an için tekrar yaşadığımızı sanmak o misafirliklerde.

Bu Makale ile ilgili yorumlar:
necati köksal
* çok enterasan ve ders alınması gerektigine inanıyorum
duygu
* Yasadığım bu acı günler bana bir seyi tekrar ogretti, biz geçmşimizden cok bugünümüz ile gurur duymaliyiz...ve tabii ki ona sonuna kadar sahip cikmali.Saygi'nin da dediği gibi, bu bir ciglikti.Umarim yerine ulasmistir.
SAYGI
* Gerçekler maalesef acıdır,ama gerçek bu kadar iyi bir şekilde yazıya dökülebilir. Ve ATATÜRKÜN türkiyesine sahip çıkılması gerektiğini ve gidişimizin yaşanılan olaya hiç o kadar uzak olmadığı korkusuyla herkesin aklını başına toplaması feryadı olarak okuyorum yazıyı. ²Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür... Ve bir orman gibi kardeşçesine² nazımın dediği gibi. Beyninize yüreğinize sağlık ALEV HANIM teşekkürler....
skoc
* Şiir tadında,çok güzel bir AÇILIM yazısı Alev Hanım.Yakanıza rozet takasım geldi.
Yazarimizin Diger Yazilari
























