İlhamı Cebinde Dev Müzisyen: Rahman Altın

İlhamı Cebinde Dev Müzisyen: Rahman Altın

MINTAHA EROGLU – LOS ANGELES

Los Angeles’ın orta yerinde ve fakat şehrin tüm telaşından uzak, sırtını küçük bir tepeye vermiş, vahşi yaşamla içiçe iki katlı bir ev düşünün. Vahşi yaşam diyorum zira baykustan tilkiye, sincaptan fareye, kertenkeleye ve hatta geyiğe kadar birçok ziyaretçisi var bu evin. Aslında ev demek yanlış olacak, burası daha çok bir müze. Içeri adım atar atmaz ‘Iron Man’ o koskoca elleriyle köşeden selam çakıyor size.

10

Bir diğer tarafta Superman kimbilir yine kimi kurtarmak telaşıyla uçuş hazırlığında. Hemen karşıda Heath Ledger, Joker gözleriyle dikiyor o keskin bakışlarını gozlerınıze. Bellıkı misafir ağırlamaktan hayli rahatsız….Içimi bir tedirginlik kaplıyor.  Ustune bir de Joker’in gözlerinin kanlı canlı insan gözünden yapılma olduğunu öğrenince, “bu evde gece kalmaya gelmez” diyorum kendi kendime. Mazallah mutfaktan su almaya kalksanız gecenizin kabusa dönüşmesi an meselesi.

Peki ya uzaylılara ne demeli? Odalardan biri tamamen Star Wars’in işgali altında. Filme dair irili ufaklı yüzlerce obje boydan boya duvarları süslüyor.

Evdeki tüm bu fantastik figürlere karşı gerçek olan tek şey Sinem’in ( Rahman’in sevgili eşi) şöminenin üstüne serpiştirilmiş minyatür çizimleri. Masum ve naif duruşlarıyla sizi gerçek yaşama cagiriyor adeta.

Derin bir nefes çekiyorum. “Evet,” diyorum, “bu evde her yer sanat kokuyor!”

Işte tam o anda dev bir adam bana doğru geliyor ve çekip sıyırıyor beni içine daldığım gerçeküstü dünyadan. Rahman Altın o sımsıcak gülümsemesiyle beni karşılayıp, tüm kibarlığıyla verandaya davet ediyor.

Sesiyle, fiziğiyle,yüreğiyle ve elbette müziğiyle dev bir adam o. Günde 20 saat çalışacak kadarda çok seviyor işini. Karizmatik bir mesafesi, gizli bir otoritesi var.

Usul usul peşinden bahçeye cikiyorum…

İsminiz…Rahman çok enteresan,farklı bir isim. Özel bir hikayesi var mi? 

Babam Özer Altın devlet sanatçısıydı, işi gereği yurtdışına çok sık çıkan bir müzisyendi. Annemin bana hamile olduğu günlerde yine babam görevli olarak yurtdışına çıkıyor ve Urdun’de bir konsere gidiyor. Konserin ardından son gün Konsolosluk’ta bir davet veriliyor. Babam biraz erken gidip masada yerini alıyor. Gayri ihtiyari kaşık çatalla oynarken üzerlerindeki yazı dikkatini çekiyor: Rahman. Hemen masadaki diğer setleri kotrol ediyor, ardından yetmiyor tek tek tüm salonu…Farkediyorki koca salon

7

da sadece onun yemek setinde Rahman yazıyor. Bu durumdan çok etkileniyor ve o seti komple yanına alarak Türkiye’ye dönüyor. Bunun bir işaret olduğunu düşünüp ben doguncada ismimi Rahman koyuyor.

Müziği secmenızde babanız mi etkili oldu? Niye müzik? Okuyup doktor ol oğlum diyen olmadı mi hiç?
Bilakis babam müzisyen olmamı istemezdi. Müzisyenlerin hayatının zor olduğunu savunurdu hep. Sanslıyımkı ailede ‘su’ yada ‘bu’ ol diye usteleyen de hiç olmadı. Zaten benim müzisyen olacagimda küçüklüğümden belliydi. Kuzenim Mehmet Murat Somer, başarılı bir yazar ve senarist. Kitapları tüm dünyaya dağılan 5. Türk yazardır kendisi. Murat abimin geniş bir film müziği arşivi vardır; 6 yaşından itibaren evine gittikçe bu arşivi dinletirdi bana. Fantastik filmlerin hayatıma girişi işte bu arsivle başladı. Bıkmadan usanmadan günde 3 kez seyrettiğim filmlerdi bunlar: ET, Superman, Star Wars ve diğerleri. Yıllar sonra farkediyorumki, diyaloglarını ilk satırından son satırına ezbere bildiğim bu filmlerin ortak bir paydası var: Amerikalı besteci John Towner Williams. Müptelası olduğum her filmde onun imzası var. Düşünebiliyor musunuz, 6 yaşından beri neredeyse hergün bu adamın müziğini etüd etmişim ben farkında olmadan.  İşte o zaman doğru yolda olduğumu , bu işi yapmam gerektiğini anlıyorum.

Sizin için synthesizer (sinyal sentezleyen bir tur müzik âleti) dehası diyorlar…

Eyvallah! 84-85 den beri synthesizer ile uğraşıyorum. Müzikle bilgisayarın birlestirildigi ilk günden beri bu teknolojiyle içiçe yaşıyorum desem yanlış olmaz. Fuarları takip ediyorum, hangi şirket kaç yıl sonra ne çıkaracak önceden öğreniyorum. Synthesizer’i sanatla birleştirebilen nadir sanatçılardan biriyim, deha tanımlamasının sebebi bu olsa gerek.

Kariyerinizden bahsedersek, ‘Film Müziği Atölyesi’ ve yeniden yorumladığınız ‘Anna And The King.’ Sizin için özel bir yeri olmalı… hatta size Hollywood’un kapılarını açtı diyebiliriz…

Doğrudur. 2002 yılında ASCAP (Amerikan Besteciler, Yazarlar ve Yayıncılar Birliği) ve 20th Century Fox’un düzenlediği Film Müziği Atolyesı’ne tüm dünyadan davet edilen on besteciden biri oldum. Burada 40 günlük bir eğitim aldım: Hollywood’da film müziği piyasasının nasıl işlediğine dair bir eğitim bu. Seni dünyanın en iyi kayıt stüdyosuna sokup 150 milyon dolarlık film müziklerini silip,yeniden besteletip, caldiriyorlar. Şartları çok zor. Kesinlikle amatör olmaman gerek. Eğitimin sonunda atölye çalışmalarım ve performansım büyük beğeni topladı ve ben gayri-resmi anlamda birinci oldum, teklifler almaya başladım. Bu benim ve Amerika’da şekillenecek sonraki yıllarım için dönüm noktasıydı diyebilirim. Başta yılın üç ayını burada geçirirken, 2007 yılı sonunda Los Angeles’a tamamen taşınmaya karar verdim.

Türkiye’den yeni döndünüz. Yeni bir ödül, yine bir ödül. Bu SİYAD’dan aldığınız ikinci ödül. Bekliyor muydunuz?
Bekliyordum, ama minik kişisel bir beklentiydi bu. İyi birşey yaptığımı düşünüyorum, onların da bunu takdir etmelerini istiyordum, sağolsunlar ettiler. SİYAD’ın benim için yeri özeldir, ülkemizdeki en prestijli ödül. Arkasından taritisilmayan, çok sağlam verilerle oylama yapan bir kuruluş SİYAD. Dolayısıyla ödülden çok memnunum.

SANATORYUM SAHNELERINDEKI ROPDOSAMBIR

Kelebeğin Rüyası’dan bahsedelim biraz. Hollywood’dakı gösteriminde bir hikayeden sozetmıstınız. Hayli enteresan bulduğum ‘kadere bak’ dedirten bir hikâye…

Kelebeğin Ruyası’nın bendeki yeri çok özel, her zamanda öyle kalacak. Bunun birkaç sebebi var aslında, yani filmi özel kılan tek bir hikaye değil. Ben Kelebeğin Rüyası’nı bestelerken filmin karelerini print edip duvarlarima asmıştım. Çalışmaları yaparken birşey dikkatimi çekti. rahmanaltin2Sanatoryum sahnelerinde hastaların giydiği ‘ropdosambır’ bana çok tanıdık gelmişti. Evet, ben filmdeki şairler gibi amcamın da veremden olduğunu biliyordum ancak nerede ne zaman olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu o vakitler. Derken araştırdım ve gordumkı amcam da aynı yıl, aynı sanatoryumda vefat etmiş. Aklımda kalan amcamın o yıllardan çekilmiş bir fotoğrafıymış meğer. Yani hikayenin kahramanlarıyla amcam muhtemelen arkadaşmış… Bir diğer enteresan hikayede su; bir film var, herşeyiyle aşık olduğum, benim için çok özel bir film. Yakın çevrem o film üzerine hayaller kurduğumu, en büyük ıstegımın birgün o filmdeki gibi bir müzik yapmak olduğunu çok iyi biliyor. Ve işte o hayalim bugün gerçek oluyor. Ismini sona bırakıyorum çünkü herşey filmin isminde gizli. Benzerini yapma hayalleri kurduğum o film: Papıllon / Kelebek. Yıllar sonra benim kelebegim ‘Kelebegın Ruyası’yla geliyor.

Gerçekten büyüleyici bir tesadüf. Kelebeğin Rüyası biz izleyicilere de bambaşka heyecanlar yaşattı. Bu defa gerçekten farklı bir Oscar macerasıydı yaşadığımız…

Sadece Oscar değil, Golden Globes, Bafta, başka festivaller… henüz ödüller var beklediğimiz…Ben imkanlar dahilinde en iyisinin yapıldığını düşünüyorum. Ulaştığımız herkes bizi çok cesaretlendirdi: film de, müzikleri de çok beğenildi. Su anda Amerika’da film müzikleri listesinde birçok yerde birinci sıradayız. İtalya’da Yunanıstan’da bir numarayız, yine İngiltere’de bazı listeler bizi bir numara gösteriyor.

Oscar için bu defa olmadı ama hedefte var diyor musunuz? Kaldıkı ileride Oscar alabilecek birkaç Türk varsa onlardan biri olarak goruluyorsunuz…

Bu sefer Oscar bir hayaldi ama filmin müziğinin yarattığı etki bir gerçek. Oscar olsun yada olmasın, su anda sektör benim muzigimden bahsediyor. Işte gerçek olan bu. Sonuçta minik bir heykelcik budalası değilim ama yaptığım işin takdir edilmesi ve bunu tüm dünyaya duyurmak gibi bir hevesim elbette var. Bu anlamda evet, önemli bir hedef benim için.

“DELI MISIN, NEDEN FILM MUZIGIYLE UGRASIYORSUN?”

Aynı zamanda opera sanatçısısınız. Amerika’da sahne aldınız mi hiç?
Teklifler var ancak henüz sahne almadım. Su an için düşünmüyorum. Dostlar arası bir buluşmada keyifli bir arya söyledim geçenlerde. Prodüktör arkadaşların yorumu su oldu: ‘ Deli misin neden film müziğiyle uğraşıyorsun?!’

Film müziği yapıyorsunuz dolayısıyla Yesilcam’la ıcıcesınız. 10 yıl öncesiyle bugünü kıyaslarsanız aradaki fark nedir? Yeşilçam’in geleceğini nasıl görüyorsunuz?
2000’lerin başında Türkiye’de yılda 7 film çekiliyordu, su an bu rakam 80. Yine eskiden, çekilen 7 filmin 5’inin müziği yoktu, var olan ikisininse müziği çalıntı oluyordu. Kanun yok, telif yasası yok…kim nerden ne alıyorsa. Şimdi ise sektör yeni yeni canlanıyor ve hala oturmuş bir düzen yok, profesyonellikten uzak bir yaklaşım var.15 gün kala benden müzik isteyenler oluyor. Yani Türk sineması yükseliyor ama film müziği adına herşey iyiye gidiyor diyemem. Umut ışığı yok mu? Var elbette. Butcesiz işler ve bir hafta kala taleplerle biryere gidilemeyeceği farkedilip bu iş sektorlesirse, bütün departmanlar kurumlasırsa neden olmasın.

“ILHAM IYI SANATCININ CEBINDE OLMALI, HIC AYRILMAMALI”

Reklam için cıngıllar yapıyorsunuz. Ürünle diyaloğunuz nasıl oluyor, yada oluyor mu, bu gerekli mi? Mesela Honda size geldi diyelim. Honda’ya nasıl müzik yapıyorsunuz? Honda servisine gidip önce ürünü bir göreyim mi diyorsunuz? Yada bisküvi, önce tadına bakıp neler hissettirdigine mi bakıyorsunuz?1b
Aslında çok büyük bir çarktan bahsediyoruz. Bunun bir süreci var. Sistematik birşey çıngıl yapmak. Süreç sonunda proje en son bana geliyor. Zaten iş bana geldiğinde nasıl müzik istedikleri vs herşey netleşmiş oluyor. Bende ona göre yapıyorum.

E peki ilham nerede? Gerek yok mu? Gelmesede olur mu yani?

Hayır tabii, gelmesi lazım, yoksa hiçbirşey olmaz. Medya için müzik yapanların neden az sayıda olduğunun cevabı bu soru aslında. Bu işi yapmak için sadece iyi bir sanatçı olmak yetmiyor: çok iyi müzik bilmeli, çok iyi müzik icra edebilmeli, bütün parça trafiklerine hakim olmalı, şarkı yapabilme yeteneğine sahip olmalısıniz.Yani iyi sanatçının ilham cebinde olmalı, hiç ayrılmamalı.

“ARAMIZDA IPHONE ILE UZAY MEKIGI KADAR FARK VAR”

Reklam sektöründen bahsetmişken, Türkiye’de artık çok iyi reklam filmleri çekiliyor biliyorsunuz. Sektörü Amerika ile karşılaştırın desem…

Türkiye’deki reklamları begenmenizin sırrı aslında Türk olmanizda gizli. Türkiye’de reklamcılar halkı iyi çözdüler o yuzdende başarılı işler çıkıyor. İkincisi Amerikada 100 reklamın 90’i çok uyduruk, bizdeyse bu oran %50 civarında. Ancak yinede şöyle bir gerçek var: Buradaki %10 bizim en kaliteli yüzdenin 200 yıl ilerisinde! Yani aramızda İphone ile uzay mekiği kadar fark var.

1

Rahman Altınla bulusupta Star Wars kolleksiyonundan bahsetmesek olmaz. Bu gerçekten dünyadaki en büyük ikinci kolleksiyon mu?

İnternetten kendisini ifşa edenler arasında benim bildiğim kadarıyla dünyadaki en büyük ikinci koleksiyon bana ait. Birinciyi şahsen tanıyorum: Steve Sansweet.

2   6

Birçok milli projede imzanız var. 2004 Eurovizyon broadcasting cingili, Türkiye 2020 resmi olimpiyat başvurusu tanıtım müziği bunlardan sadece birkaçı.Bu tıp projelerde hissiyatiniz nasıl oluyor? Heyecan farklı mi? Bestlerde özel öğeler arıyor musunuz?

Bize ve kültürümüze ait öğeler elbette olmalı ama bunu planlamıyorum, kendiliğinden geliyor. Projeye milli duygularla yaklaştığım, bana farklı bir heyecan yaşattığı kesin. Ancak kötü haberler aldıkça bu heyecanın kirildigini da belirtmeliyim. Biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde Vimeo kapatıldı, hemen ardından Soundcloud’in kapanma haberini aldık. Benim bütün videolarim, muziklerim burada. Dinleyicime ulaştığım en önemli kanallar bunlar. Kapatılması gerçekten üzücü. Sonuç olarak ne kadar kırgın olsamda ülkemi çok seviyorum. Türkiye’den çıkan tüm büyük projelerin dönüp dolaşıp beni bulması elbetteki beni çok onurlandiriyor. Bende üzerime düşeni yapıp, işimi en güzel şekilde yapmaya devam edeceğim.

Ropörtaj: Neslihan Eroğlu

You must be logged in to post a comment Login

Social Media Auto Publish Powered By : XYZScripts.com